Kalemin Sesi

BİR DESTANDIR ÇANAKKALE

Bu sene Çanakkale Deniz Zaferi’nin 107. yıl kutlamaları çerçevesinde yapılan etkinliklere, Çanakkale Köprüsü’nün açılışı da ayrı bir önem katmıştır. Normal yapım süresinden önce bitirilip milletimizin ve insanlığın hizmetine sunulan bu dev eser karşısında gurur duymamak elde değildir. Çanakkale Boğazı’nı 6 dakikada geçebilme imkânı sağlayacak olan köprünün açılışında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’nın konuşmasında geçen altı çizilecek ifadeler özetle şunlardı:

“104 yıl önce Sultan II. Abdülhamid Han döneminde eskiz çalışmalarının yapıldığı ancak Osmanlı’nın ardı ardına yaşadığı savaşlar sebebiyle hayata geçirilemeyen bu proje bu gün bize nasip olmuştur. Çanakkale şehidlerinin aziz hatıralarını mezar taşı, anıt ve müzelerde değil, abide eserle Boğaz’ın üzerinde de yaşatacağız. İnanmış, inancı uğrunda ölümü göze almış İstiklâle âşık bir millet 107 sene önce burada tarihin akışını değiştirmiştir. Çanakkale’de imanlı yürekler karşısında dünyanın en güçlü orduları hüsrana uğramış, işgal ruhu karşısında inanç galip gelmiştir. Vatanını ve hürriyetini canı pahasına korumaya kararlı bir millet karşısında durabilecek hiçbir kuvvetin, hiçbir silâhın olmadığı görülmüştür. Türk milleti, Çanakkale’de verdiği eşsiz mücadeleyle bütün mazlumlara umut olmuş, sömürge altındaki birçok ülke Çanakkale’den ve daha sonra İstiklâl Harbi’mizden aldıkları ilhamla kendi mücadelelerini başlatmışlardır. Bu şanlı zafer Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin olduğu kadar, gözünü ve gönlünü ülkemize çevirmiş mazlum halkların da zaferidir.” Bu muhteşem köprü bazı simgeleri de bünyesinde barındırıyor. Köprünün 2023 metrelik orta açıklığı; Cumhuriyetin 100. kuruluş yıldönümünü, 318 metrelik çelik kuleleri de Çanakkale Deniz Zaferi’nin kazanıldığı 18 Mart 1915’i (yılın 3. ayı olan Mart’ın Onsekizi) sembolize ediliyor. Ayrıca kırmızı – beyaz renge sahip kulelerin Türk Bayrağı’nı temsil ettiği proje, 334 metreye ulaşan kule yüksekliğiyle dünyanın en yüksek kulelerine sahip asma köprüsü unvanına sahip. Çanakkale Muharebesi kahramanlarından Seyit Onbaşı’nın sırtında taşıdığı top mermisini sembolize eden, dört kulenin de tepesinde yer alacak, her biri 75ton ağırlığında ve 20,5 m. yüksekliğindeki dört top mermisi figürünün montajı sürdürülüyor. Bu merasim sırasında, Kültür Bakanlığı’nca İngiltere’deki bir müzayededen satın alınarak vatana getirilen 129 yıllık Osmanlı Sancağı da Sn. Erdoğan tarafından Milli Savunma Bakanı Sn. Hulusi Akar’a teslim edildi.

Sancak, 25 Mart 1893’te Katar’daki Osmanlı kalesine yardıma giden Binbaşı Yusuf Bey kumandasındaki Osmanlı birliğine aidti.

18 Mart Deniz Muharebesini idare eden ve Çanakkale’de destan yazan, o zaman bir Albay olan Cevat Çobanlı Paşa’yı da burada diğer gazi ve şehidlerimizle beraber tekrar rahmet ve minnetle anmamız gerekir.

107. yıl kutlamaları çerçevesinde yurdumuzun hemen her köşesinde yapılan anma etkinliklerinden bir tanesi de Antalya Valiliği ve Antalya İl Millî Eğitim Müdürlüğü’nün birlikte organize ettiği; Azize Kahraman Halk Eğitim Merkezi Üstün Kent Orkestrası’nın 20 Mart Pazar günü saat 20’de AKM’de verdiği çok başarılı bir konserdi. Kemer Belediyesi Gençlik Orkestrası’nın da iştirakiyle daha da zenginleşen bu orkestranın Şefi; Furkan Üstündağ, Solistleri; Füsun Sovuksu, Seyyit Mehmet Sakin, Alper Kuş idi. Hoş gelişler ola, Drama Köprüsü, Hey onbeşli, Şehidler kasidesi, Keklik gibi, Yemen türküsü, Çanakkale türküsü, İki keklik, Ah bir ataş ver, Ayrılık, Çökertme ve Memleketim ezgileri orkestra eşliğinde solistlerin yorumlarıyla çok başarılı bir şekilde icra edilip, aralarda okunan şiirler ve savaşa aid anlatılar, ayrıca ekrana yansıtılan görüntülerle ayrı bir güzellik kazandı. Kemer Belediyesi Gençlik Orkestrası topluluğu içinde bulunan, on yaşındaki torunum Berk Akbaba’nın saksafonuyla bu konserde yer almış olması da benim ve ailem için bir başka önem arz ediyordu.

Mart 2022

___________________________________

VESVESE

Bu yılbaşı, sosyal medyada tebrikleşmek amacıyla Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Memleket İsterim” unvanlı şiiri dolaşıma sokuldu. ‘Cahit Sıtkı’nın en meşhur şiiri hangisidir?’ diye sorsanız; “Otuzbeş Yaş” diyemeyecek, edebiyatla yakından uzaktan ilgisi bulunmayan insanlar bile mal bulmuş mağribî gibi bu şiirin üzerine atlayıp birbirlerine yolladılar. Kim bilir, belki bu vesile ile bundan sonra edebiyata karşı biraz ilgileri artar. “Otuzbeş yaş” ın meşhur olmasının sebebi ise; 1946 yılında C.H.P.’nin yapmış olduğu bir yarışmada birinci olmasından kaynaklanmaktadır.

“Yaş otuzbeş; yolun yarısı eder

Dante gibi ortasındayız ömrün”

mısraılarıyla başlayan bu şiir benim de hoşuma giden bir şiirdir. Tarancı’nın diğer güzel şiirlerinin yanında bu da ayrıca dikkat çekicidir. Dante, otuzbeş yaşı ortalama bir ömrün yarısı gibi kabul etmiş, Cahit Sıtkı da onun bu düşüncesine izafeten böyle bir mısra oluşturmuş. Ben, şairin bu şiirine “Dante” yi gayet safiyane duygularla soktuğuna inanıyorum. Ancak, birincilik almasına ise “Dante” nin sebep olabileceği kanaati zihnimi her zaman meşgul etmiştir. O dönemin siyasi iradesinin uygulamaları dikkate alınınca, içimde böyle bir kanaat oluşuveriyor nedense. Kimbilir, belki de yanılıyorumdur. Vesvese işte!.. Dante’nin kim olduğunu bilenler biliyordur ama bilmeyenler için kısaca tanıtıverelim.

1265-1321 yılları arasında yaşamış olan Dante Alighieri Floransa’da doğmuş İtalyan şair/yazarıdır.

İtalyanların en büyük şair ve dillerinin kurucusu saydıkları Dante’nin “İlâhî Komedya” adlı eseri hem İtalyan Edebiyatının hem de Batı Edebiyatının önemli eserlerinden biri, Hıristiyanlığın en büyük şiiri olarak kabul edilir. İlâhî Komedya (Divina Commedia) 100 canto’dan ibaret olup üç büyük bölüme ayrılmıştyır. Cehennem (34 canto), A’raf (38 canto), Cennet (33 canto) dur. Tamamı 14233 mısradan oluşur ve Terzarima adı verilen nazım şekliyle üçlü bentlerle yazılmıştır. Eser, öbür dünyaya Dante’nin yaptığı 7 günlük bir seyahatin hikâyesi olup kısaca şöyle özetlenebilir:

Dante, hayat yolunun ortasında iken karanlık bir ormanın içinde yolunu kaybetmiştir. Sabaha karşı, üstünde gün ışığının parladığı bir tepeye doğru yürür. Bu sırada yolunu üç vahşi hayvan; pars, aslan, kurt keser. (Burada karanlık bir orman fena hayatı, gün ışığının parladığı tepe temiz hayatı, pars hevesi, aslan gururu, kurt da cimriliği sembolize etmektedir.) Dante korkar. O sırada karşısına Lâtin şairi Vergilius çıkar, ona kılavuzluk eder, Dante Vergilius’un kılavuzluğunda cehennemi ve A’rafı dolaşır. Cennete girme hakkı olmayan Vergilius, Dante’yi Beatrice’e teslim eder. Dante, Cenneti Beatrice’in kılavuzluğunda gezer. (Dante, daha dokuz yaşında iken Beatrice adında bir kızı sevmiş ve bu aşk onun eserlerinin başlıca teması olmuştur. Beatrice bir başkası ile evlenerek yirmidört yaşında iken ölmüştür.) Dante, buralarda görüp yaşadığı şeyleri kendi sapkın inanışı doğrultusunda tasvir etmeye çalışır. Bu eserin biz Müslümanları kahreden kısmı ise (Haşâ, sümme Haşâ) Hz. Muhammed (SAV) ile Hz. Ali (ra)’ın Cehennemde gösterilmesidir. Eserde üç Müslüman daha yer alıyorsa da (İbn-i Sinnâ, İbn-i Rüşd, Selâhaddin Eyyûbî) bunlar A’rafın eşiğinde ve azap çekmeyenlerin arasındadır. Hıristiyan âleminin en büyük şiiri kabul edilen bu eser (!) biz Müslümanlar için paçavradan başka bir şey değildir. Bizler için yok hükmündedir. Ancak, Müslüman görünümlü sapkınlar için durum farklı olabilir. O da ayrı mesele… Burada yazımıza zeyl düşüp konuyu biraz daha derinleştirebiliriz. İlâhî Komedya’da Cehennemde olmayıp A’raf’ta bulunan ve azap çekmeyen üç Müslüman için birer kapı aralayalım.

İBN-İ SÎNÂ: Meşhur felseveci ve tıb âlimidir. 930 senesinde Buhara yakınlarındaki Afşan’da doğdu. 1037’de Hemedan’da öldü. Batı dünyasında Avicenne adıyla tanınır.

İbn-i Sînâ; tıb, matematik, felsefe, astronomi, fizik, kimya, farmakoloji, edebiyat ve arkeoloji ilimlerinde söz sahibi idi. En meşhur olduğu ilim sahası tıbdır. Önceleri tıb ilminde yer alan pek çok metodu değiştirdi ve bir çok keşifler yaptı. Felsefe konusunda önce Aristo’nun daha sonra da Fârâbî’nin fikirlerini inceleyerek onların tesirinde kaldı. Madde hakındaki görüşleri, iman – akıl – mantık üzerine ileri sürdüğü fikirler, ruhun mahiyeti, öldükten sonra dirilme, vahiy ile ilgili şahsî inançları ve Yunan filozofların sözleriyle peygamberlerin bildirdiklerini ve kelâm âlimlerinin sözlerini birbirleriyle birleştirmeye kalkması, onu İslâm dininin itikat esaslarından uzaklaştırmıştır. Başta İmâm-ı Gazâlî olmak üzere islâm âlimleri, onun sözlerine cevaplar yazarak bozuk ve yanlış taraflarını kitaplarında ispat ettiler. İmâm-ı Gâzali Tehâfüt-ül-Felâsife kitabında İbn-i Sînâ’nın ve felsefecilerin yirmi meselede delâlete düştüklerini, yani sapıttıklarını ve bunlardan üç meselede de dinden ayrılmış olduklarını bildirdi. Bu üç mesele; Allahû tealâ’nın ilmi, âlemin yaratılışı ve öldükten sonra dirilme hakkındadır. İbn-i Sînâ’nın, Mu’âd kitabında öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiği, Ahlâk-ı Alâî ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Meârif-i Ledünniyye kitaplarında bildirilmektedir. İBN-İ RÜŞD: 13. yy’da Endülüs’te yetişen meşhur filozof, hekim, astronomi bilgini ve matematikçidir. Avrupa’da Averroes adıyla tanınır. 1120 yılında (Bazı kaynaklara göre de 1126 yılında) Endülüs’ün Kurtuba şehrinde doğmuş, 1198 yılında Merrâkûş’ta vefat etmiştir. Fârâbî ve İbn-i Sînâ ile İmâm-ı Gazâlî’nin ve Batı filozoflarının eserlerini inceledi, Aristo ile Eflâtun’un felsefî görüşlerini uzlaştırmaya çalıştı. Yunan filozoflarının yanıldıklarını söyleyen İmâm-ı Gazalî hazretlerine karşı bu filozofları müdafaa etti. İmâm-ı Gazâlî’nin felsefecilerin tutarsızlığını, sapıklığa ve küfre sebep olan fikirlerini çürüten Tehâfüt-ül-Felâsife adlı eserine karşı Tehâfüt-üt-Tehâfüt adlı reddiye yazdı. Felsefecilerin eserlerini inceleyip Aristo’nun tesirinde kalan İbn-i Rüşd, her şeyin akıl ile anlaşılabileceğini ileri sürdü. Din bilgilerini kendi akıl ve görüşüne göre izah etmeye kalkıştı. İleri sürdüğü fikirlerin İslâm dininin esaslarına ters düşmesi, Müslümanlar arasında hoşnutsuzluk yarattı. Âd kavminin helâk olmasına dair bilgilerin hayâl mahsûlü olduğunu söyledi. Kur’an-ı Kerim’de bildirilen bu hususun efsâne olduğunu iddia eden bu sözleri üzerine hükümdar Kurtuba âlimlerinden bir meclis topladı. Toplanan âlimler onun, İslamiyet’in imân esaslarına uymayıp görüşlerinin çoğunun sapıklık, bir kısmının ise dinden çıkmaya sebep olduğuna karar verdiler. Özetle İbn-i Rüşd; dini konularda vahy ve nakil esasını bırakarak akla sarılmış, pervasız sözlerinden ve görüşlerinden dolayı Hıristiyanlar tarafından kabul görmüştür. Allahü Tealâ’nın varlığı, iradesi, ilmi, kudreti ve yaratıcılığı hakkında ileri sürdüğü akla dayanan sözleri ile İslâm dininin imân ve itikad esaslarından ayrılmış ve bazı konularda Aristo ile aynı görüşlere sahib olduğunu açıklamaktan çekinmemiştir. SELÂHADDİN EYYÛBÎ; Eyyûbiler Devletinin kurucusudur. 1137’de Tekrit’te doğdu. Babası, Büyük Selçuklu Sultanı Mes’ud Şahın Tekrit muhafızıydı. Babasıyla beraber Selçuklu atabeklerinden Nureddin Mahmud Zengi’nin yanında Haçlılara karşı yapılan muharebelere katıldı. Cesaret ve yiğitliğiyle dikkat çekti. Onyedi yaşındayken, Atabek Nureddin Mahmud Zengi’nin sarayına alındı. Böylece devlet teşkilâtı ve idaresini de öğrendi. Hayatı çeşitli mücadelelerle geçti. Birinci Haçlı Seferi’nden (1096 – 1099) beri Haçlıların işgalinde bulunan Kudüs’ü almak için harekete geçti. Haçlılar, 1187 Eylül ayı sonunda teslim oldu. Selâhaddin Eyyûbî, Kudüs şehrini teslim alınca; Birinci Haçlı seferi sonunda, Haçlıların Müslümanları camilerde genç, ihtiyar, çocuk, kadın, erkek ayırt etmeksizin öldürüp sokaklardan akan kan atların karnına yükseldiği gibi hunharca katliam yaptırmadı. Zengin Haçlıları ve Hıristiyanları kurtuluş akçesiyle serbest bırakıp fakirlerini affetti. Kudüs’te kalmak isteyenlere fidye ödemek şartıyla müsaade etti. Kudüs’ün 89 yıl sonra tekrar Müslümanların eline geçmesi İslâm âlemini çok sevindirdi.

4 Mart 1193 tarihinde Şam’da vefat etti. Kabri, Şam’da Medresetü’l – Aziziye’dedir.

Ancak, bazı tarihçilerin Selâhaddin Eyyûbî hakkındaki görüşleri farklı olup ona başka bir zaviyeden bakmaktadırlar.

Biz burada o konuya detaylı bir şekilde girmeyeceğiz. Merak edenler kaynaklardan istifade ederek gerekli olan bilgilere ulaşabilirler. Ancak Haçlıların Selâhaddin Eyyubi karşısında aldıkları hezimetlere rağmen Hıristiyan âleminin Selâhaddin Eyyûbî’ye karşı aleyhte bir tutum içerisinde olmayıp lütûfkâr davranmaları zihinlerde böyle bir soru işaretinin oluşmasına da sebep oluyor. Meselâ; 1898 yılında Alman İmparatoru II. Wilhelm İstanbul ziyaretinden sonra Kudüs’ü ziyaret etmiş, Selâhaddin Eyyûbî’nin kabrinin üzerine konulması için mermerden bir lahit yaptırmıştır. Şimdi bu lahid türbenin içinde, sandukanın hemen yanında durmaktadır. Sözü toparlayacak olursak; İlahi Komedya’da A’raf’ta bulunan ve azap çekmeyen üç Müslüman’dan ikisi (İbn-i Sinâ ve İbn-i Rüşd) yaptıkları felsefî yorumlarla İslâm Dininin itikat esaslarından uzaklaşmış olmaları, hatta dinden çıkmaya varan ifadeleri yüzünden, üçüncüsü (Selâhaddin Eyyûbî) de şu veya bu sebepten dolayı Hıristiyanların kendilerine duydukları sempati her zaman var olmuş, bir Hıristiyan olan Dante de onları A’raf’ta tutmayı ve onlara azap çektirmemeyi kendince uygun görmüş. Kendisi şimdi nerededir bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey, hiçbir zaman Hz. Muhammed (SAV) ve Hz. Ali (r.a)’ın gerçek olduğu yerde bulunamayacağıdır.

Sonradan imana gelip tevbe ettiyse o da başka mesele… Etmediyse, eyvah ki eyvah!..

ŞUBAT 2022

___________________________________

NEVZUHUR’UN ARDINDAN

Dile kolay!.. 14 yıl bu!.. daha birinin heyecanı bitmeden, diğerinin heyecanını yaşamaya başlamak… Koşmak… Koşmak ama yorulmamak…

Neden bahsettiğimi tahmin etmişsinizdir herhalde? Şu bizim NEVZUHUR’dan söz ediyorum. 2008 yılının Ocak ayından, 2021 yılının Kasım ayına kadar, her iki ayda bir olmak üzere, hiç aksatmadan 84 sayı neşrettiğimiz NEVZUHUR dergimizden.

Şimdi şöyle bir göz atıyorum da neler yazılmış neler… Değerini erbabının bileceği ne yazılar, ne şiirler… Hepsi de dolu dolu, hepsi birbirinden istifadeli, güzel…

Okuyucularından gelen ve bizim şevkimizi daha da katlayan telefonlar, mektuplar olmasaydı belki yayınını buraya kadar sürdüremezdik. Dergimizin ilk yıllarıydı. Bir gün gelen bir telefonla şaşırdım kaldım. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Dokümantasyon Merkezi’nden bir görevli karşımdaydı. Dergimizden haberdâr olduklarını, dergimizi kayda değer bulduklarını, Arşivlemek ve yazıları web sayfaları üzerinden dünyaya açabilmek için geçmiş ve gelecek sayıların hepsini istediklerini söylüyordu. Bu bizim için ne kadar onur verici bir durumdu.

Bir gün elimize elektronik postayla bir mektup ulaştı. Bulgaristan, Deliorman bölgesinde bulunan bir Türk derneğinden geliyordu. Nevzuhur’dan haberdâr olmuşlar. Geçmiş ve gelecek sayıların gönderilmesini rica ediyorlardı.

4.4.2014’de Kilis’ten yazılmış bir mektup bizi iyiden iyiye sarsmıştı. Mektup şu ifadelerle başlıyordu:

“Selâm sana Türk’ün büyük aksakalı. Derginizi Kilis Kütüphanesinde gördüm. O anda ne değeceğimi şaşırdım. Yıllardır hasretini çektiğim bir dergi idi bu. Nerden zuhur etmişti bu dergi? Niçin nevzuhurdu? Evet bu dergi nevzuhurdu, çünkü Türk Dünyası böyle bir dergiyi yeni görüyordu. Sonra parasızdı. Bu nasıl özveri, bu nasıl kabadayılık, bu ancak Türk’e yakışırdı. Bundan sonrasına söz bulamıyorum.”

Mektubu yazan, bu vesile ile tanışıp kaynaştığımız Hasan Şahmaranoğlu ağabeyimiz idi. Ayrıca gönderdiği ALMILA unvanlı şiir kitabından iki güzel ‘gazel’ini ‘tahmis’lemiştim ki hem Hasan Şahmaranoğlu’nun gazelleri hem de benim gazellere yapmış olduğum tahmisler NEVZUHUR’da neşredilmişti. Onların dışında başka şiirleri ve yazıları da sayfalarımız arasında yer almıştı.

Dergimizin son sayısının eline ulaşılmasından sonra telefonla beni arayan Hasan Şahmaranoğlu ağabeyimiz; “Ben şimdi ne yapacağım?” diyor, ağlamaktan daha fazla konuşamıyordu. “Çok kötü durumdayım” deyip telefonu kapatmak zorunda kaldı.

Değerli ağabeyimin bu hâli beni derinden yaraladı. Demek ki dergimiz onun için hayat kaynağı imiş.

Saygıdeğer Oğuz Çetinoğlu ve Mehmet Şadi Polat Beyefendiler de NEVZUHUR sayesinde tanışıp, dostluk kurduğumuz kimselerdi. Yazılarıyla dergimizi zenginleştirmişlerdi.

Kütahya’dan İsa Kahraman Bey, dergimizin takipçisi ve yaptığı yazı katkılarıyla her zaman yanımızda olan bir kardeşimizdi.

Malatya’dan Necmettin Özpolat kardeşimiz ve kerimeleri Leylâ Hanım da NEVZUHUR’un sıkı takipçilerinden idiler. Geçen yılların birinde adreslerindeki değişikliği bildirmek üzere açtığı telefonda, bize lûtfettiği dua ve sözler; “Kızım sizin sayenizde çok kültürlü yetişiyor” ifadesi hafızamdan silinmiyecektir. Ve yine son sayıdan sonra derinden bir teessürle açtığı telefonda söyledikleri hâfızamızın derinliklerinde muhafaza edilecektir. Konuşması esnasında sarfettiği “Bizi yetim bıraktınız” sözü yüreğime kurşun gibi saplandı.

İstanbul’da bulunan okuyucularımızdan değerli dostumuz Nadir Bingöl Beyefendi ile zaman zaman olan yazışmalarımız bize daima güç vermişti.

Afyon’dan Orhan Türkeş kardeşimiz de dergimize sıcak bir muhabbetle bağlıydı.

14 yıl boyunca olan yazışmalar, konuşmalar elbette bu kadarla sınırlı değildi. Burada sadece birkaç örnek verip bazı isimleri zikrederek NEVZUHUR’un sevilen bir dergi olduğuna vurgu yapmış olduk.

Kısmet buraya kadarmış. Hep söylediğimiz gibi; “Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler”

Bütün NEVZUHUR dostlarına buradan tekrar muhabbet ve selâmlar…

OCAK 2022

Mustafa AKBABA